4 Kasım 2011 Cuma

SINIRLAR

  Kadim insanlık tarihinde, temel insanlık değerleri, çok farklı, değişik ve uzak coğrafyalarda da olsa, toplumların ortak değerleri olmuştur. Birbirlerine benzemeyen ve tarih boyunca da  hiçbir zaman birbirleri ile herhangi bir ilişkisi irtibatı bulunması mümkün olmayan topluluklar, ilk bakıldığında yabancı gibi görünen ve kolayca fark edebildiğimiz davranış, gelenek ve alışkanlıkları dikkatle incelendiğinde veya görünen kısmı altında ki anlam haritaları anlaşılmaya çalışıldığında hemen bu ortak insani değerler bize yüzünü gösterecektir. Bu değerler nelerdir ve neden ortaktırlar ve neden bu kadim ortaklığa rağmen insanlar birbirleri ile hatta en yakınındaki insanlarla sonu gelmez problemler ve on yıllar yüzyıllar süren mücadeleler, savaşlar yaşamakta hem ülkeler ve hem de toplumlar büyük sıkıntılara duçar olmaktadırlar. Öncelikle tek tek bu ortak değerleri oluşturan ve konulan sınırların aşılması ile ortaya çıkan ve bütün toplumlarda suç sayılan fiil ve davranışlara geçmeden önce, bu suçların ortak paydası nedir buna bir bakalım. Varlık âleminde can taşısın veya taşımasın bütün varlıkların ( ki bizim tefekkür geleneğimizde her varlık canlıdır ) yaratılış ve varoluşlarından kaynaklanan gerek fiziki varlığına ve gerekse manevi varlığına tekabül eden ve bunların idamesini teminat altına alan haklara sahiptirler. Bu hakların bütün varlıklar için ontolojik, varoluşsal bir gereklilik ve bir mecburiyet olduğunu, bu hakların ihlali yani sınırların aşılması yani mütecaviz her türlü davranışlar, faaliyetler aslında varoluşun sınırlarını yıktığını, kanun ve kurallarını bozduğunu, kısa veya uzun dönemlerde de artık düzeltilemez, tamir edilemez sonuçların hâsıl olduğunu, olacağını unutmamamız gerekiyor. Sonuçları iyi hesap edilmemiş bu mütecaviz faaliyetler aslında bizim de kendi varlığımızı tehdit eden hatta tehditten öte ortadan kaldıran ve bizlere çok ağır bedeller ödeten işler olmuşlardır. Gerek dünyadaki varlıkların ve tabiatın, gerekse kainatın bütünü içinde var olan  gezegenlerin ve varlıkların bir takım kanun ve kurallara tabi olduğunu ve bu kanun ve kuralların henüz daha bir çoğunu anlayamadığımız,keşfedemediğimiz matematik ve aşkın bilimsel  metot ve sistemlerle işlediğini bilmekteyiz. Ancak bildiklerimizden yola çıkarak bunlarda birtakım ufak değişikliklerin yapıldığı varsayıldığında ne gibi felaketlerin ortaya çıkacağını tahmin ve tahayyül bile etmek istemeyiz. Mesela kimse dünyanın 23,5 derece olan eğimini bir derece bile değiştirmeyi düşünmez, kimse Dünyanın Güneş etrafındaki yörüngesini çok az farkla da olsa başka bir yerden geçirmeyi düşünmez. Belki şimdilik buna maddi ve manevi güçlerinin yetmeyeceğini bildiklerinden veya sonuçlarının hesap edilemez olmasından ya da çok ağır bedeller ödeyeceğimizi bilmelerindendir.  Bilinmez ama aklı başında bilim adamları bu basit gibi görünen değişikliklerin bile insanlığa çok ağır bedelleri olacağını hesap etmekte ve görmekte, göstermektedirler. İşte bu bizim koymadığımız ve varlıkların varoluşlarının gereği ve teminatı olan kanun ve kurallar, ontolojik bir zarurettir, mecburiyettir. Bu varlıkların hayatiyeti ve varoluşu bu kuralların işlemesine, buna bağlı olarak da diğer varlıkların hayatiyeti, varoluşu bu varlıkların hayatiyetine ve varoluşuna bağlıdır, mecburdur. Yani ontolojik olarak bu kanunların ve kuralların korunması, varlığın korunmasıdır ve bu ontolojik ahlaktır. Yani bu şu demektir ki var olmasında bir katkımızın olmadığı, var olma nedenlerini, gereklerini ve şartlarını bizim oluşturmadığımız ve ne sebeple var olduklarını bilmediğimiz, değiştirmeye veya bozmaya kalktığımızda, neyi değiştirip neyi bozduğumuzu bilmediğimiz bir sistemi, bir düzeni bozmak varlığın var olma hakkını ve sınırlarını ihlal etmek ve tecavüz etmektir. Bu ise haddini bilmemek yani ahlaksızlıktır. Gelelim yeryüzüne, güzel Dünyamıza; Hangi dağın, hangi gölün, hangi ormanın, hangi kuşun  ve böceğin, balığın  yada hangi kayanın ve yosunun, hangi derenin veya hangi rüzgarın, hangi buzulun, saymamız mümkün olmayan milyonlarca varlığın hangi sebeple, hangi nedenler için ne gibi sonuçlar  ve imkanlar oluştursun diye hangi malzeme, hammadde ile var edildiğini  ve bu varoluşun hangi kurallara ve hangi hesaplara  dayandığını bilmeden, bir şeyi bozduğumuzda ve yaptığımızı zannettiğimizde neyi ve neleri yıktığımızı hangi varlıkların var olma hakkına tecavüz ettiğimizi  veya bu haklarını yok ettiğimizi biliyormuyuz. İşte bu varlıkların varoluş ve hayatta olma ve hayatta kalma kurallarına uygun olarak kullanılması da ontolojik ahlakın bir diğer yüzüdür. Eğer Dünyadaki ve tüm Kainattaki varlıkların varoluş nedenlerini bilmiyor, varoluş ve yaşam kanunlarını anlamıyor ve buna rağmen bu varlıklar üzerinde sorumsuzca tasarruflarda bulunuyor ve bunun sonuçlarına katlanacak güçte olmadığımızı, bedellerini ödeyecek imkanlarımızın olmadığını biliyor(veya bilmiyor) isek, ahlakımız sizce sorgulanması gereken bir ahlak değilmidir. İnsan nesli-türü tarih boyunca varlık ve özelliklede diğer insanlar ve toplumlar üzerinde hiçbir şekilde sorumluluk duymadan, varoluş ve hayatiyet kanunlarını anlamadan sorumsuzca tasarruflarda bulunanlarla, varlığın ve özelde de insanın varoluşunun ve hayatiyetini sürdürmesinin insana verilmiş bir emanet olduğunun farkında olanların bir mücadelesine tanıklık etmektedir. Eğer varlık üzerinde ki tasarruflarınızda, yukarıdaki değerlendirmeler  ışığında, kendinizi bir iç muhasebeye tuttuğunuzda  bulunduğunuz yeri sorgularken emanete sahip çıkanların safında görebiliyor musunuz. Buradan insanlarla ilişkilerinizde yine kendinizi ne kadar, bu emin guruba –çizgiye yakın buluyorsunuz. İsterseniz bu soruları birlikte kendimize sorarak bir iç muhasebeye başlayalım. Tüm varlık alemi varoluşunu ve hayatiyetini sürdürebilmesi için bu zorunlu ontolojik, hesaplara, yasalara ve kurallara mecbur ve muhatap ise İnsan için, insanın varoluşunu temin eden ve hayatiyetini borçlu olduğu böyle varoluşsal, ontolojik kanun ve kurallar yok mudur olmamalımıdır veya insan varlığını ve hayatını koruyacak kanun ve kurallara sahip olma hakkına sahip değilmidir. İnsanın maddi varlığının var olmasında yapısal maddelerin oluşuma veya yaratılışa uygun bir plan ve terkipte olması kaçınılmazdır, en uygun hammaddenin, en mütenasip formüllerde ve en uygun kıvamda olması gerekmektedir bunlardan herhangi birindeki bir noksanlık, eksiklik veya uyumsuzluk varlığımızın ortaya çıkışında problemler doğurmakta tamir ve tedavi edilemez sonuçlar ortaya çıkarmaktadır. Belki de zaman zaman meydana gelen bu durumlar yaratıcı tarafında bize bir nasihattir yani bizi izan ve tefekküre çağırmaktadır ve demektedir ki bakın buradaki olması gerekenler olmaz ise ben size vermezsem size kim verebilir ben sizi varlık ve kanunlarımla en güzel şekilde yaratıyorum. Allah insanı yaratıyor, birde başka bir insanı yaratıyor her şeyleri aynı ama asla bir değiller biri insan, diğeri ise insan gibi. Maymunlar gerçekten ibretle bakılması gereken canlılar, neredeyse insan gibiler ama insan değiller, diğer bütün hayvanlarda da insanlarda olan her şey var ama insan gibi bile değiller. Her şeyi yaratan var eden varoluşlarını ve hayatlarını zorunlu kurallara,  kanunlara bağlayan yüce var edici, yaratıcı olan Allah acaba diğer tüm varlıklara göre bağımsız hareket edebilme, düşünme-akletme ve iradesini kullanma yeteneklerini  bahşettiği insana diğer varlıklarla ilişkileri nasıl olacak, insanlarla nasıl ve hangi ilişkiler içinde bulunacak, diğer toplumlarla ilişkileri nelerdir ve nasıl olmalıdır, diğer varlıklara ve insana karşı sorumluluk ve görevleri nelerdir, neredeyse kendisi ve kendisi dışındaki her şey üzerinde tasarruf kabiliyeti bulunan ve tasarruf eden kullanan insan için bunları nasıl kullanacağı ve hangi kurallara uyması gerektiği konusunda yasaların sosyal, hukuki ve idari yasaların olması, ontolojik bir mecburiyet  ve ahlak değilmidir. Bir bilgisayarı, bir buzdolabı, çamaşır makinesi  veya herhangi bir üretilmiş makine veya aleti  insanlara sunarken hatalı kullanımların sebep olacağı zarar ve ortaya çıkacak problemlerin önüne geçmek, yani insana bir bedel ödetmemek için bu aletin, makinanın yanına kullanma kılavuzunu hemde birçok dilde koyma mecburiyeti getiren insan nesli, nasıl olurda hem insan gibi mükemmel bir varlığın ve hemde insan dışındaki ve insanın üzerinde tasarrufta bulunabildiği mükemmel bir işleyişe sahip varlığın, insan için bir kullanma klavuzu olmasın veya bu klavuz rehber  bilgiler öğretilmemiş olsun, insan nasıl böyle sorumluluktan uzak bir akıl yürütme içinde olabilir veya bu kabulle nasıl insanlardan sorumluluk bekleyebilir. İşte buradan yola çıkarak diye biliriz ki yüce yaratıcı nasıl varlık alemindeki her birimi, her birey, her zerreyi ve-veya küreyi var olma ve hayatını sürdürme kanun ve kurallarına bağlı kıldı ise bu bir zorunluluk ve mecburiyet ise ( varlık açısından),bu kanun ve kurallar olmadığında veya bozulduğunda var olma ve hayat sürme şartları ortadan kalkıyorsa, eğer insan içinde varoluş ve hayatını idame ettirmesi için maddi yasa ve kuralların yanında ictimai ahlaki yasa ve kuralların olması da kaçınılmazdır ve vardır. İnsanoğlu bu ictimai ahlaki yasa ve kurallarla varlık âlemine çıktığı ilk günden bu yana muhataptır ve bu insanın üstlenmesi gereken bir sorumluluk olup üstlenilmemesi ise sorumluluktan kaçmak yani ahlaksızlıktır. İşte bu noktadan itibaren ilk insandan itibaren, tarih boyunca yaşamış ve birbirleri ile alakası yokmuş gibi görünen insan topluluklarının kadim insanlık değerleri elbette ki ortak olacaktır ve bu kaçınılmazdır zira bütün insanlık tarihi boyunca yüce yaratıcı bütün toplumlara bu ortak ve kadim doğruları ulaştırmakta ve bununla zorunlu kılmaktadır çünki hem insanlığın varlığı ve geleceği ve hemde insan dışındaki varlığın varolması ve geleceği insanın bu varoluşsal ictimai ahlaka bağlı kalmasına bağlıdır. Bütün insan toplumlarında haksız yere insan öldürmek suçtur, çünkü insanın yaşama var olma hakkına tecavüzdür. Hırsızlık suçtur, çünkü mülkiyet hakkına tecavüzdür. Zina suçtur çünkü ortak yaşama, aile olma, anne-baba ebeveyn olma hakkına tecavüzdür. Kumar suçtur çünkü emeksiz ve zahmetsiz hak edilmemiş, başkasına ait bir hakka tecavüzdür. Bütün bu tecavüzler ise konulan sınırları aşmak, hak etmediğimiz bir hakkın, malın sahibi olmaya çalışmak ise yaratan, var eden ve hayat veren Allah’ın hakkına tecavüzdür. Sizce bütün varlıkların ve insanın var olma ve yaşam haklarına bütün kuralları ve sınırları aşarak tecavüz eden ve hem dünyamızı yaşanılmaz hale getiren ve hem de insanları sonu gelmez problemlerle birbirlerine kırdıran insanlar için ağır bir ceza olması gerekmez mi.
                                                                   

18 Ekim 2011 Salı

DAĞDAKİLER VEYA ŞEHİRDEKİLER

Devr-i  Adem’den beri şehirlerde başı sıkışanlar dağa çıkarlar. Genellikle halk dağa çıkanlara sevgi ile bakmıştır, niye böyledir çünkü onların şehirde tuzları kuru olmadığı hatta tuzları bile olmadığı ancak bolca kuru tuzları olan ve bu tuzlara da nereden ve nasıl sahip olduğu bilinmeyenler yani ekabiran tarafından adam sayılmadıklarını, zulme uğradıklarını,haksız ve adaletsiz muamelelere defalarca muhatap olduklarını bilmektedirler,bilmekten öte kendileri de bu muamelelere muhatap olmakta ancak dağa çıkamamaktadırlar zira ‘’ viran olası hanede evlad-ı iyal var’’dır.Çoğunlukla dağa henüz tüyü bitmek üzere olan yani evlad-ı iyal mesuliyeti olmayan evladlar çıkmaktadırlar ana,ata ve kardaşları şehirde bırakarak, dolayısı ile dağdakilerle şehirdekiler arasında her zaman bir can bağı, kan bağı ve nihayet gönül bağıda buluna gelmiştir, tarih-i fi den beridir.
Şöyle bir tefekkür eyleyelim kimler ve kimler dağlara çıkmışta biz onlara kızıyor veya sevmiyor olalım; mesela Köroğlu, kızanları ile Bolu beyine karşı dağa çıkması biz tuzsuz şehirlilerin ahfadını hep mutlu etmiştir O bizim için hep bir kahramandır,niye ; çünkü zulüm ve haksızlık  şehirde Bolu beyinin himayesinde,Hak ve adalet dağda Köroğlu’nun şecaatindendir,Yiğitlik-kahramanlık-mertlik  dağda Köroğlu’nun ismi ile söylenmektedir,kahpelik-kalleşlik-hainlik şehirde Bolu beyi demektir.Lafı uzatmayalım sizler eminim ki ben başlamadan onlarca efeyi  sıralamışsınızdır hafızalarınızda.Bizim toplumsal  hafızamızda hep zulme ve zalime karşı dağa çıkılır ve dağa çıkanlar kahramanımızdırlar. Aslında bütün dünya mazlumiyetinin hafıza-i tarihçesi dağa çıkan kahramanlarla doludur. Bu kahramanlar ya zalim beylere,zalim krallara veya yel değirmenlerine karşı savaşırlar hatta bunlardan aldıkları malları fakir halka dağıtırlar.Niye böyle yaparlar çünkü o ekabiran ve başı olan kral, bey her ne ise hile ve desise ile,haksız vergilerle,ahalinin mallarına,arazilerine,ürünlerine hatta ismet-i harimine zulmen el koymuş sahip olmuştur.Bu kahramanlar da zulüm ve haksızlıkla yığılan bu serveti basıp,alıp dağıtarak adaletin tecellisine vasıta olmaktadırlar.
Şimdi elimizi vicdanımıza koyup,kafamızı ellerimizin arasına alıp çok eskilere de gitmeden şu geçen  üç beş tane on yıla bakalım,şehirlerimizdekiler nasıl zenginleşti,köylerimizdekiler niçin ve nasıl şehirlere indi, güzel ülkemizin zenginleri  nasıl zengin oldu,sermaye sınıfı nasıl oluştu.Talan edilen Osmanlı vakfiyelerine ne oldu, el koyulan gayr-i müslim malları vakıfları kimlerin üzerinde kaldı, tehcir edilen Ermenilerin malları nerelerde,Müslüman nüfus ile mübadele edilen gayrı Müslimlerin malları nerede, hortumlanan bankalardan yok edilen milyar dolarlar kimlerin serveti –sermayesi oldu,hayali ihracatlar la alınan teşvikler,yatırım teşvikleri alınarak yapılmayan yatırımlar,geri ödenmemek üzere alınan krediler,haksız arsa tahsisleri  elde edilen rantlar, haksız ve usulsüz verilen ve değiştirilen imar durum ları  ile pompalanan rantlar, kamu ihaleleri ve ihlalleri ile kimler haksız servet edindi. Koskoca şehirler,araziler nasıl yağmalandı.. Kim sıfırdan başlamak üzere bugün ki varlıklarının hesabını verebilir, niçin onlarca yıldan beri mali aflar,vergi afları,servet barışları onlarca defa çıkarılıyor,bütün bu haram servetler,meşrulaşsın ,yasallaşsın diye mi, bunca haram servet ile helal ve hayırlı bir düzen kurulabilir mi,haramileri bey yaparsan ülke sükun bulur mu ,haram yemeye alışmış haramiler ve haramzadeler artık tövbe edip helal meşru ve yasal sınırlar içinde kalır mı.
Yıllardır defalarca çıkarılan aflar göterdi ki,bu gayrı meşru ve haram yoldan servet edinenler asla uslanmadı tam tersine onlar affedilerek hem toplum nezdinde manevi olarak, hem de yığdıkları haram servetleri ile halk ve devlet  nezdinde daha da kontrol edilemeyen büyük güçler oldular,şimdi onlar yasal ama gayrı meşru yöntemlerle haramiliklerine devam ediyorlar şimdi daha rahatlar ve servetleri geometrik bir şekilde haksız ve toplumun aleyhine olarak büyümeye devam ediyor.
Hey gidi Köroğlu demiştin ki ‘’ Tüfenk icad oldu mertlik bozuldu ‘’, Allah sana ve ceddine rahmet etsin,  o çakaralmaz tüfenk den bu yana ne silahlar icad oldu da , senin Bolu beyin de  artık bugünün haramzadelerin  yanında aranırda bulunmaz hint kumaşı oldu,zaten artık  mertlik falan arayanda kalmadı  haramzedeler ,haramzadelere hizmette kusur eylemiyorlar. İmdi söyleyin bakalım eğer değersiz olması gerekenler değerli  ve itibarlı hale gelmişse ve artık daha sofistike ekonomik ve siyasi tüfenkleri varsa , kim artık Köroğlu olabilir olmak isteyebilir veya olmaya gücü ve cesareti olur.
Niye bugün Kürtler dağda diye kızmayın onlara, zaten artık dağlarda kimseyi korumuyor yarın belki Türkler de dağa çıkarsa şaşırmayın ama artık dağ onları da, başka çıkan çıkmak isteyenleri de korumayacaktır.Belki her şey artık şehirlerde cereyan edecektir. Sizce Yunan halkını,Amerikan halkını, İspanyolları,Portekizleri,Arap halklarını sokaklara döken Saikler sebepler bizde yokmu,bize bir şey olmaz mı,bizde bir şey olmaz mı.Bizde her şey yolunda mı Bankalar sistemi güçlü,ekonomik büyüme iyi ,rasyolar iyi öyleyse her şey iyimi. Kürtleri dağa çıkaran üç beş kendini bilmez mi,sadece anadil de eğitimleri yok diye mi veya özerk olma isteklerimi.Bütün bunları anayasaya da yazarsak artık sorunlarımız biter mi.
Son söz, Şehirlerde haramzadelerin önü kapatılmadan ,haram-haksız servetlerin hesabı sorulmadan, yani şehirdeki  teröristler bitmeden,dağdakiler bitmez  veya Haramla-zulümle abad olunmaz ancak berbad olunur.

16 Ekim 2011 Pazar

BİZİMDE ANAYASA ÇALIŞMALARINA BİR KATKIMIZ OLUR İNŞALLAH

Biliyorum ki kendi alanında yetkin bir çok üstad, bir çok bilim adamı,bir çok fikir adamı, bir çok değerli siyasetçilerimiz, milletimizden bir çok değerli kişiler, bu sürece, anayasa yapımına çok yüksek seviyeli, kaliteli katkılarda bulunacaklar.
Acizane bu fakir'de, değirmene faydası olacak küçük katkılar misali, katkısının olacağına inandığı basit bir yöntemi bu çalışmalarda muhterem zevata teklif etmektedir.
Bir kelam-ı kibar sahibi ‘’kendi nefsin için istediğini başkası içinde iste, kendi nefsin için istemediğini başkası içinde isteme’’ diye güzel ve kibar bir kelam eylemiş. Şimdi haydi istirham edelim herkes bu kelam üzere kendini konumlandırsın.
Mesela ne yapsın, rolleri değişsinler herkes, her kesim karşı taraf olsun, hani kendisi iken talep ettikleri var ya onları veya karşısındakinden istedikleri verdikleri veya vermedikleri, bütün bunları, karşı taraf olarak istesin alsın versin. Biraz karışık oldu, galiba veya meramımı pek anlatamadım zaten benim Türkçem zayıf aklım karışık ben bile anlatamadıklarımı anlayamadım.
En iyisi basit ve sade, tane tane anlatayım önce kendim anlayayım siz zaten anlarsınız yeter ki ben anlatabileyim. Önce eleştirilmesi kolay ve tepki almayacağım alsam da vur abalıya misali, herkesin vurmakta bir beis görmediği Kürt kardeşlerimizden başlayayım, bende önce onlara vurayım ki bana da kızmasın kahir ekseriyet, ne yapayım yaradan Hüda beni de o kahir ekseriyetten etmiş.
'’Ah be kardeşim sen kendini benim yerime koysana; bak binlerce senedir birlikte yaşıyoruz, devr-i Selahaddinden, devr-i Alpaslandan, devri Osmani'den bu yana, nice savaşlarda, haçlı seferlerinde, Çanakkalede, Kafkasyada, Galiçyada, Yemende, Trablusgarpta, kurtuluş savaşında daha nice yerlerde koyun koyuna şehit düştük, kanımız kanımıza, canımız canımıza karıştı, kız aldık-verdik akraba olduk kuzen olduk, kayınçı olduk bir can olduk daha dün düşmanlarımız birdi de, ne zamandır düşmanlarımız dost oldu da, binlerce  yıllık dostlar düşman oldu.
Hani bir bilge ne demişti ‘’Onlar ki düşmanlarını dost edindiler ama düşmanları dost olmadı ancak dostlarını da kaybettiler ve yok olup gittiler’’ şu coğrafyamıza ferasetle bir bakalım düşmanlarımız bize dost olmuş güya ve herkesin elleri en yakın komşusunun akrabasının boğazında… Ne diye eline silah alıp ta dağa çıkarsın mehmedi  memo ya vurdurursun bilmezmisin ki  İlahi Kelam iki mü’min topluluk karşılaştığında ölende öldürende cehennemdedir der, sen ise bundan daha kötüsünü yapıyorsun seni düşmana karşı koruyacak askerini polisini öldürüyorsun…
Biliyorum diyeceksin ki  onlar da bize şunu yaptı bunu yaptı haklısın ama dikkat et  o sana şunu bunu yapanlar bizlere neler yapmışlar ne yapalım bizde mi dağa çıkalım asker polis vuralım olur mu hiç, kötülerle zalim yöneticilerle mücadele edelim ama bu sizin yaptığınız gibi değil sizin yaptığınız düşman sevindiriyor sonra tarumar ettiğiniz bölgeleri insanları yıktığınız gönülleri sönen ocakları kaç bin yılda tamir edeceksiniz, yıkılan ülkenizi soros ve hedge vs fonlarıylemi imar edeceksiniz. Diğer iddialarınız anadilde eğitim, özerk-bağımsız yönetim her şeyin çaresi var ama yok edilen hayatların çaresi yok… Hem bir düşün bak bu ülkede sadece siz değilsiniz ki, Araplar var, Çerkezler, Boşnaklar, Lazlar, Gürcüler, Arnavutlar daha bir çok kavim var herkes sizin gibi yaparsa  ne olur bu memleketin hali…
’’Bütün bunları Türk’ün yerine kendini koyan  Kürt kardeşim, Bir Türk olarak Kürt kardeşine söylüyor… Şimdi de Kürt kardeşinin yerine geçen Türk karşısındaki Kürt kardeşine neler söylüyor bakalım; ’Siz bizim anamızdan öğrendiğimiz ana sütü gibi ak ve helal olan güzelim Kürtçemizi yasakladınız, ananın oğluyla, babanın kızıyla konuşmasını koklaşmasını yasakladınız, asker polis köylerimizi bastı pislik bile yedirdiniz insanlarımıza, gördüğümüz işkencenin kötü muamelenin haddi hesabı yok… Bir taraftan pkk geliyor vergi haraç alıyor arkasından asker geliyor yardım ettiniz diyor iki arada kaldık yıllarca bizim bölge kötü memurların sürgün yeri oldu, onlar buraya geldi de hizmet mi yaptılar tam tersine yaptıkları kötü muamele ve kraldan çok kralcılıkları ile halkı devletten ve Türk kardeşlerinden soğuttular, hapishanelerde işkence gören gençlerimiz nereye gidebilirlerdi ki, sadece dağ yolu açıktı onlara, ne iş ne güç ne ekmek bir düşünün bakalım siz olsaydınız ne yapardınız… Bizler Seyyid Rıza’nın, Şeyh Sait’in  ve daha birçok büyüklerimizin uğradıkları haksızlık ve zulüm menkıbeleri ile büyüdük. İyi tamam da ne yapalım birbirimizi öldürmeye devam mı edelim nereye kadar artık kardeşlik için çalışalım Allah’da kalplerimizi birbirine ısındıracaktır  inşallah…


Ne ise lafı fazla uzatmayayım zaten sizler arif insanlarsınız ; Dindarlar, desem ne argümanlar yazılacağını, başörtüsü, üniversitelerden kovulan kızlar, imam hatiplerin önünde kızları ile coplanan aileler, Türkçe uydurulmuş ezanlar, ibadetler, kur’an okutuyor diye dövülen işkence gören imamlar vs ...


Gayrı Müslimler desem 6-7 eylül olayları, varlık vergisi, el konulan yağmalanan vakıflar vs


Aleviler desem Maraş olayları, Sivas olayları, Gazi mahallesi olaylari, cem evi provakasyonları.


En iyisi ben daha fazla yazmayayım herkes kendi meselelerini yazsın karşı tarafa versin, herkes karşısındakinin problemlerini okusun ve tefekkür etsin biz bunların yerinde olsaydık bunlar bize yapılsa idi ne yapardık diye ve içselleştirsin bakalım sonuç ne olacak…




Ne yapayım haydi bu yazıyı da tadında bırakalım ama son bir hikaye… Devrin sultanına bir adam gelmiş, sarayın kapısına dayanmış; Muhafızlar, destur de beyim kimsin ne ararsın burada...
Adam, ben demiş sultanın kardeşiyim o nu göreceğim...
Muhafızlar adamın perişan haline bakmışlar ve demişler ki; Çek git be adam sen kim sultanımız kim,
Adam yemin billah gitmiyor, sultanın kardeşiyim göreceğim,
Patırtı gürültü derken sultana haber gidiyor, Efendim diyorlar bu adam sizin kardeşinizmiş illa sizi görecekmiş,
Sultan tamam diyor gelsin ‘’söyle bakalım nedir derdin’’
Adam; biz diyor kardeşiz,
Sultan; ya nereden,
Adam; hazreti Ademden,
Sultan; Ne istiyorsun,
Adam; Bir çuval altın,
Sultan düşünür taşınır gülümser ve elini cebine atar bir altın verir adama...
Adam; ama şey…
Sultan adamın kulağına eğilir ve fısıldar; ‘’Bunu al, diğer kardeşlerimiz duyarsa senin payına bu da düşmez’’
Biliyorum bu hikaye cuk oturmadı ama son kelam şuna herkesin katılacağını düşünüyorum ki bu kavga ölçüsüz ve art niyetli devam ederse sultanda dahil hiç kimseye bir akçe düşmez. 
Benden söylemesi…

               
  

BİR ZENGİNDE BEN OLSAM

Bu hikâyeleri çok öncelerden beri duymaya başladık, yıllar önce bir büyüğümüzde demişti ki ‘ her mahallede milyonerler olacak’.Yıllar geçti birbirine benzeyen bu hikâyeler de arttı mahallemizdeki milyonerlerle birlikte. Kimileri menemen yaparak başlamıştı, kimileri hamallık, kimileri inşaat işçiliği amelelik, kimileri Tahtakale de tezgâhtar, kimileri kapalı çarşıda kuyumcu halıcı çırağı el hâsıl pek çok hikâyeler vardı. Tabii ki güzel şeydi insanlarımız çalışıyor kazanıyor kişiler aileler zenginleşiyor ülke ekonomisi büyüyor Ekonomik göstergeler ilk önceki on yıllara göre on kat elli kat büyüyordu. Bununla birlikte şehirler büyüyor, köyler kasabalar bütün Anadolu küçülüyordu. Ekonomik yapıda açık alan- kaçak alan çoktu, şehirlerde rant alanları çoktu, kayıt dışı ekonomi kayıt içi ekonomiden güçlüydü. Derken; Ekonomik krizler, Banka hortumlamaları, hayali ihracatlar, haksız alınan teşvikler, krediler, imar durumları, orman ve hazine arazilerinin, vakıf mallarının yağmalanması… 

Ne olmuştu birdenbire her mahalledeki masum milyonerlerin yerine villa sitelerde oturan, boğazda tarihi yalılar alan ve ülke demek devlet demek biziz demek diyen trilyonerlerimiz türedi. Sürekli aflar çıkıyordu kader mahkûmlarına aflarla birlikte; servet affı, vergi affı, af, af, af…  Bir tarafta içerde zenginler artarken bir taraftan da dışarıda servetler oluşuyordu. Aflar oluyor dışarıdaki yasadışı veya gayrı meşru servetler ülkeye getiriliyor nerden ve nasıl kazanıldığı belli olmayan ama aslında devlet dahil herkesçe bilinen paralar ülkeye akıyor ve oluşan, oluşturulan rant alanlarıyla bu gayrı meşru servetler, adamlar geometrik bir şekilde çok hızla büyüyorlardı… Birçok af ve birçok krizden sonra, ülkenin devletin ve halkın ödediği ağır faturalardan sonra bir gün Gelişmekte olan aksak demokrasimizin bir cilvesi olarak, ödediği faturaların belini büktüğü insanımız adam sayıldığı sandıkların önüne geldiği anda bir şaka yaptı ve lades dedi… Siz eskiler yeter artık gidin ve siz yeniler gelin bakalım birde sizleri görelim dedi… Bir Anadolu delikanlısı, uşakları, yarenleri dadaşları, gakgoşları ile geldi… Eski yapı direniyordu; kapatma davaları, muhtıralar, darbe planları, suikast planları, artan-arttırılan terör ve yapılanmaları, toplumun farklı kesimlerini kışkırtan, tahrik eden provoke eden programlar, bindirilmiş kıtalarla yapılan mitingler vs saymakla, yazmakla bitmez… Derken gelenler gün geçtikçe her şeye rağmen gitmiyor, gidecek gibi görünmüyor ve sisteme yönetime daha bir hâkim ve güçlü hale geliyorlardı. Her şey yolunda gidiyordu eski yapı bazen yavaş da olsa gittikçe değişiyor dönüşüyordu hatta geçmişin yasa dışı yapılarıyla da hesaplaşılabiliyordu.. Ama O ne! Şimdide başka bir yapı oluşmaya başlamıştı, geçmiş dönemin paçasını kurtaranları yeni dönemde pozisyonlarını, bu dönemin kurallarına ve ilişkilerine göre değiştirmiş ve yeni gelenlerle birlikte büyüyen ve genişleyen rant kavgasında en ön safa durmuşlardı. Bildiğimiz ve dinleye dinleye ikrah ettiğimiz o zenginleşme hikâyeleri yeni ilavelerle birlikte son versiyonları piyasalara sunul muştu. O eski usul zenginleşme metotları ile birlikte yeni ve modern ve bu sefer yasal ama gayrı meşru, zenginleşme araçları kullanılarak milyar dolarlık zenginlerimiz sayıları artarak Forbes listelerinden dünya klasmanlarına giriyorlar. Sayıları hızla artan GYO’lar, sermaye piyasasına kayıtlandırılan şirketler gerçek değerlerinin  Onlarca katı üzerinden hayali değerlerle halka açılıyor değeri bir lira olan paylar on-elli liradan piyasaya sürülüp halkın cebindeki birikimler soyuluyor, eski dönem hortumcularından alınan arsalar veya özelleştirme-hazine arsaları  düşük imarla satın alınıp imarı arttırılmak suretiyle(yüzlerce metot yöntem yazabilirim ama uzatmayayım) muhteşem rantlar bu kesime akıyor ve geometrik büyümeler  artık x üzeri x şeklinde devam ediyor.

 Bu araya bir hikâye sıkıştırayım; Devlet-i Ali Osmanî devrinde,  büyük sultan yeni fethedilen bölgeyi. Bir paşasına verir adaletle yönetsin diye vergiler algılar bellidir ne yapılacak nasıl yönetilecek bilinmektedir. Geçen yıllar içinde Sultanın burnuna kötü kokular, kulaklarına muhtelif rivayetler gelmeye başlar, tebdili kıyafet adamlarını gönderir olmaz ve kendiside gider artık dayanamaz, bakar ki Gözlerine-kulaklarına inanamaz adaletle yönetmesi için gönderdiği o çulsuz paşada ihtişamlı bir yaşam almış yürümüş, halkın içine girmiş ah-u vah her yerde, herkeste dertler dağları aşmış. Döner İstanbul’a ve hemen çağırtır paşayı, paşa büyük bir debdebe ile gelir pay-i tahta, Divana çıkar ahret sualleri sorulur, gönderirler O’nu Kadı Efendiye hesabı sorulur cezası kesilir… ‘ Tiz kellesi vurula, bütün malları müsadere edile mümkün olanlar mazlum fakir halka adilane dağıtıla ve Her neyi var ise hazineyi hümayuna verile… ‘Ah yetim hakkına,kul hakkına hassas,hesap gününün  hassas terazilerinin kurulacağına iman etmiş Sultanım sizin burnunuza kötü kokular gelmez mi,kulaklarınız ah vah-ı duymaz mı,etrafını muhasara etmiş haramzadeler gönül gözlerinizi de kör etmek istemektedirler isterler ki  mü’min firasetinizin üstüne kara örtüler örtülsün.. Ama siz bilirsiniz ki ‘ diyar-ı Dicle’de bir kurt kapsa kuzuyu, Adli ilahi O’nu bile Ömer’den soracak ise sizden sormaz mı… ‘

15 Ekim 2011 Cumartesi

DOSTUNA GÜL DE OLSA ATMA ZALİMİN YANINDAN



Rivayet böyle ; Zalim hükümdar,Hakkı söyleyen ve çevresi genişleyen Hak dostu için idam 
ferman etmiş ve buyurmuş ki '' herkes idama giderken bunu taşlasın'' Erenlerden bir dostu 
da kıyamamış ama zalimden de çekiniyor,korkuyor ne yapsın; demiş ki''ben de fark 
ettirmeden,gül atayım'',ve öyle yapmış.
Hak dostu yürürken ipine ağır ağır bakmış erenlerden birisi de gül atıyor. 
'' Aaah demiş aah beni bu taşlar değil dostumun attığı gül yaraladı.''
Hikaye böyle biz böyle duyduk,yıllarca böyle dinledik,Taaki bizimde dostlarımız bize 
gül atana kadar..
O zaman anladık ki esas yaralayan bedenine değen taş değil,
yüreğine değen gül yaprağı imiş.. 

MANZUM BİR GÜL HİKAYESİ DEĞERLEMESİ(ANALİZİ)

Başım göğüs kafesimin üstüne bütün ağırlığını bırakmış,
Bakışlarım, baş aşağı yalpalayarak ve birbirine sürünerek
Gövdemi taşımaya çalışan ayaklarımı takip etmeye çalışırken,
Ahengi  olmayan  sesler çıkaran  adımlarım
Yankılanırken sessiz yolculukta,
Bütün sesler bir sessizlik musikisi içinde raks ederken
Ve  bildiğim meçhule doğru demir alırken gemim,
Büyük bir mazlumiyetle yola çıkan büyük zalimimin
Gökkubede yankılanıyorken avazesi ,
Nazargahımdan bir ok gibi girerek yüreğime saplandı
O  hoyratça atılan gül…
O gül ki remz-i  Rasulullah(SAV) iken,nasıl böyle pervasızca atılmış ..
O remz-ki  nasıl böyle zalimi hoşnut etmek için fırlatılmış.. 
Ahh ! hayır zalimlerin attığı taşlar ,bedenimi  yaralayabilirdi ancak ..
Ama O sineme değen gül yaprağı yok mu, ahh işte O
Kan revan etti yüreğimi, yaktı ciğerimi.
Hey dostum şu ellerindeki gülleri bırak ne olur,
Sen de en sert  kayaları fırlat bedenime,
Bırak bedenim kan revan içinde kalsın, attığın taşlardan kayalardan.
Seni zalim için gül atarken görmektense…
Hani susan dilsiz şeytan idi..
Peki , ya susmaktan öte gül atana ne demeli,
Senin bütün kutsallarının da remzi değil mi GÜL ?
Neyi atmış oluyorsun, zalimin yanından mazluma
Hem GÜL ü atıyorsun,hem de zalimin yanından ha..

Ya  İlahi !
Büyük mazlumlar olmuşsa en büyük zalim,
Şikayet  ettikleri zalimin yanından taş atıyorsa mazlumlar,
Ve dostlar dostlarına gül atıyorsa, zalimler hoşnut olsun diye,
Bu limandan demir alan gemimin gittiği yer meçhul değildir elbet..
Sana şükür ki beni zalimlerin yanında gül atanlarda etmedin,
EL HAMDÜLİLLAH..
Başımı göğe kaldırdım, yalpalayan dizlerime can geldi
Evet   zalimin darağacı daha şerefli  idi,
Yanından gül atan olmaktansa…
Büyük zulmün sahibi seni görsün ve ne desin istiyorsun ?
‘Evet  büyük sınavı geçtin,
Çünkü  sen de gül  atıyorsun ya dostuna..
Peki  dostun nasıl görsün anlamlandırsın istiyorsun
‘Bak benim canımı acıtmamak için bana taş atmıyor, gül atıyor,
Hem zalimin dostu olacaksın, hem mazlumun
Hem şeytanın dostu olacaksın, hem Yaradanın
Hey  zalim ! Vur sadmeyi   bir an önce sandalyeme,
Yağlı urgan ayırsın ruhumu cesedimden
Ve sizler layık olduğunuz zalimlerinizle yaşayın yeryüzünde
Sanki  cehennemi yaşar gibi dünyada,
Ol vakte kadar ki
‘ Eğer Rabbimin bir zalimi, başka bir zalimle defetmesi olmasaydı,
Fesada boğulurdu yeryüzü…  ,
 FERMAN-I İLAHİSİ  TECELLİ EDENE KADAR.