Kadim insanlık tarihinde, temel insanlık değerleri, çok farklı, değişik ve uzak coğrafyalarda da olsa, toplumların ortak değerleri olmuştur. Birbirlerine benzemeyen ve tarih boyunca da hiçbir zaman birbirleri ile herhangi bir ilişkisi irtibatı bulunması mümkün olmayan topluluklar, ilk bakıldığında yabancı gibi görünen ve kolayca fark edebildiğimiz davranış, gelenek ve alışkanlıkları dikkatle incelendiğinde veya görünen kısmı altında ki anlam haritaları anlaşılmaya çalışıldığında hemen bu ortak insani değerler bize yüzünü gösterecektir. Bu değerler nelerdir ve neden ortaktırlar ve neden bu kadim ortaklığa rağmen insanlar birbirleri ile hatta en yakınındaki insanlarla sonu gelmez problemler ve on yıllar yüzyıllar süren mücadeleler, savaşlar yaşamakta hem ülkeler ve hem de toplumlar büyük sıkıntılara duçar olmaktadırlar. Öncelikle tek tek bu ortak değerleri oluşturan ve konulan sınırların aşılması ile ortaya çıkan ve bütün toplumlarda suç sayılan fiil ve davranışlara geçmeden önce, bu suçların ortak paydası nedir buna bir bakalım. Varlık âleminde can taşısın veya taşımasın bütün varlıkların ( ki bizim tefekkür geleneğimizde her varlık canlıdır ) yaratılış ve varoluşlarından kaynaklanan gerek fiziki varlığına ve gerekse manevi varlığına tekabül eden ve bunların idamesini teminat altına alan haklara sahiptirler. Bu hakların bütün varlıklar için ontolojik, varoluşsal bir gereklilik ve bir mecburiyet olduğunu, bu hakların ihlali yani sınırların aşılması yani mütecaviz her türlü davranışlar, faaliyetler aslında varoluşun sınırlarını yıktığını, kanun ve kurallarını bozduğunu, kısa veya uzun dönemlerde de artık düzeltilemez, tamir edilemez sonuçların hâsıl olduğunu, olacağını unutmamamız gerekiyor. Sonuçları iyi hesap edilmemiş bu mütecaviz faaliyetler aslında bizim de kendi varlığımızı tehdit eden hatta tehditten öte ortadan kaldıran ve bizlere çok ağır bedeller ödeten işler olmuşlardır. Gerek dünyadaki varlıkların ve tabiatın, gerekse kainatın bütünü içinde var olan gezegenlerin ve varlıkların bir takım kanun ve kurallara tabi olduğunu ve bu kanun ve kuralların henüz daha bir çoğunu anlayamadığımız,keşfedemediğimiz matematik ve aşkın bilimsel metot ve sistemlerle işlediğini bilmekteyiz. Ancak bildiklerimizden yola çıkarak bunlarda birtakım ufak değişikliklerin yapıldığı varsayıldığında ne gibi felaketlerin ortaya çıkacağını tahmin ve tahayyül bile etmek istemeyiz. Mesela kimse dünyanın 23,5 derece olan eğimini bir derece bile değiştirmeyi düşünmez, kimse Dünyanın Güneş etrafındaki yörüngesini çok az farkla da olsa başka bir yerden geçirmeyi düşünmez. Belki şimdilik buna maddi ve manevi güçlerinin yetmeyeceğini bildiklerinden veya sonuçlarının hesap edilemez olmasından ya da çok ağır bedeller ödeyeceğimizi bilmelerindendir. Bilinmez ama aklı başında bilim adamları bu basit gibi görünen değişikliklerin bile insanlığa çok ağır bedelleri olacağını hesap etmekte ve görmekte, göstermektedirler. İşte bu bizim koymadığımız ve varlıkların varoluşlarının gereği ve teminatı olan kanun ve kurallar, ontolojik bir zarurettir, mecburiyettir. Bu varlıkların hayatiyeti ve varoluşu bu kuralların işlemesine, buna bağlı olarak da diğer varlıkların hayatiyeti, varoluşu bu varlıkların hayatiyetine ve varoluşuna bağlıdır, mecburdur. Yani ontolojik olarak bu kanunların ve kuralların korunması, varlığın korunmasıdır ve bu ontolojik ahlaktır. Yani bu şu demektir ki var olmasında bir katkımızın olmadığı, var olma nedenlerini, gereklerini ve şartlarını bizim oluşturmadığımız ve ne sebeple var olduklarını bilmediğimiz, değiştirmeye veya bozmaya kalktığımızda, neyi değiştirip neyi bozduğumuzu bilmediğimiz bir sistemi, bir düzeni bozmak varlığın var olma hakkını ve sınırlarını ihlal etmek ve tecavüz etmektir. Bu ise haddini bilmemek yani ahlaksızlıktır. Gelelim yeryüzüne, güzel Dünyamıza; Hangi dağın, hangi gölün, hangi ormanın, hangi kuşun ve böceğin, balığın yada hangi kayanın ve yosunun, hangi derenin veya hangi rüzgarın, hangi buzulun, saymamız mümkün olmayan milyonlarca varlığın hangi sebeple, hangi nedenler için ne gibi sonuçlar ve imkanlar oluştursun diye hangi malzeme, hammadde ile var edildiğini ve bu varoluşun hangi kurallara ve hangi hesaplara dayandığını bilmeden, bir şeyi bozduğumuzda ve yaptığımızı zannettiğimizde neyi ve neleri yıktığımızı hangi varlıkların var olma hakkına tecavüz ettiğimizi veya bu haklarını yok ettiğimizi biliyormuyuz. İşte bu varlıkların varoluş ve hayatta olma ve hayatta kalma kurallarına uygun olarak kullanılması da ontolojik ahlakın bir diğer yüzüdür. Eğer Dünyadaki ve tüm Kainattaki varlıkların varoluş nedenlerini bilmiyor, varoluş ve yaşam kanunlarını anlamıyor ve buna rağmen bu varlıklar üzerinde sorumsuzca tasarruflarda bulunuyor ve bunun sonuçlarına katlanacak güçte olmadığımızı, bedellerini ödeyecek imkanlarımızın olmadığını biliyor(veya bilmiyor) isek, ahlakımız sizce sorgulanması gereken bir ahlak değilmidir. İnsan nesli-türü tarih boyunca varlık ve özelliklede diğer insanlar ve toplumlar üzerinde hiçbir şekilde sorumluluk duymadan, varoluş ve hayatiyet kanunlarını anlamadan sorumsuzca tasarruflarda bulunanlarla, varlığın ve özelde de insanın varoluşunun ve hayatiyetini sürdürmesinin insana verilmiş bir emanet olduğunun farkında olanların bir mücadelesine tanıklık etmektedir. Eğer varlık üzerinde ki tasarruflarınızda, yukarıdaki değerlendirmeler ışığında, kendinizi bir iç muhasebeye tuttuğunuzda bulunduğunuz yeri sorgularken emanete sahip çıkanların safında görebiliyor musunuz. Buradan insanlarla ilişkilerinizde yine kendinizi ne kadar, bu emin guruba –çizgiye yakın buluyorsunuz. İsterseniz bu soruları birlikte kendimize sorarak bir iç muhasebeye başlayalım. Tüm varlık alemi varoluşunu ve hayatiyetini sürdürebilmesi için bu zorunlu ontolojik, hesaplara, yasalara ve kurallara mecbur ve muhatap ise İnsan için, insanın varoluşunu temin eden ve hayatiyetini borçlu olduğu böyle varoluşsal, ontolojik kanun ve kurallar yok mudur olmamalımıdır veya insan varlığını ve hayatını koruyacak kanun ve kurallara sahip olma hakkına sahip değilmidir. İnsanın maddi varlığının var olmasında yapısal maddelerin oluşuma veya yaratılışa uygun bir plan ve terkipte olması kaçınılmazdır, en uygun hammaddenin, en mütenasip formüllerde ve en uygun kıvamda olması gerekmektedir bunlardan herhangi birindeki bir noksanlık, eksiklik veya uyumsuzluk varlığımızın ortaya çıkışında problemler doğurmakta tamir ve tedavi edilemez sonuçlar ortaya çıkarmaktadır. Belki de zaman zaman meydana gelen bu durumlar yaratıcı tarafında bize bir nasihattir yani bizi izan ve tefekküre çağırmaktadır ve demektedir ki bakın buradaki olması gerekenler olmaz ise ben size vermezsem size kim verebilir ben sizi varlık ve kanunlarımla en güzel şekilde yaratıyorum. Allah insanı yaratıyor, birde başka bir insanı yaratıyor her şeyleri aynı ama asla bir değiller biri insan, diğeri ise insan gibi. Maymunlar gerçekten ibretle bakılması gereken canlılar, neredeyse insan gibiler ama insan değiller, diğer bütün hayvanlarda da insanlarda olan her şey var ama insan gibi bile değiller. Her şeyi yaratan var eden varoluşlarını ve hayatlarını zorunlu kurallara, kanunlara bağlayan yüce var edici, yaratıcı olan Allah acaba diğer tüm varlıklara göre bağımsız hareket edebilme, düşünme-akletme ve iradesini kullanma yeteneklerini bahşettiği insana diğer varlıklarla ilişkileri nasıl olacak, insanlarla nasıl ve hangi ilişkiler içinde bulunacak, diğer toplumlarla ilişkileri nelerdir ve nasıl olmalıdır, diğer varlıklara ve insana karşı sorumluluk ve görevleri nelerdir, neredeyse kendisi ve kendisi dışındaki her şey üzerinde tasarruf kabiliyeti bulunan ve tasarruf eden kullanan insan için bunları nasıl kullanacağı ve hangi kurallara uyması gerektiği konusunda yasaların sosyal, hukuki ve idari yasaların olması, ontolojik bir mecburiyet ve ahlak değilmidir. Bir bilgisayarı, bir buzdolabı, çamaşır makinesi veya herhangi bir üretilmiş makine veya aleti insanlara sunarken hatalı kullanımların sebep olacağı zarar ve ortaya çıkacak problemlerin önüne geçmek, yani insana bir bedel ödetmemek için bu aletin, makinanın yanına kullanma kılavuzunu hemde birçok dilde koyma mecburiyeti getiren insan nesli, nasıl olurda hem insan gibi mükemmel bir varlığın ve hemde insan dışındaki ve insanın üzerinde tasarrufta bulunabildiği mükemmel bir işleyişe sahip varlığın, insan için bir kullanma klavuzu olmasın veya bu klavuz rehber bilgiler öğretilmemiş olsun, insan nasıl böyle sorumluluktan uzak bir akıl yürütme içinde olabilir veya bu kabulle nasıl insanlardan sorumluluk bekleyebilir. İşte buradan yola çıkarak diye biliriz ki yüce yaratıcı nasıl varlık alemindeki her birimi, her birey, her zerreyi ve-veya küreyi var olma ve hayatını sürdürme kanun ve kurallarına bağlı kıldı ise bu bir zorunluluk ve mecburiyet ise ( varlık açısından),bu kanun ve kurallar olmadığında veya bozulduğunda var olma ve hayat sürme şartları ortadan kalkıyorsa, eğer insan içinde varoluş ve hayatını idame ettirmesi için maddi yasa ve kuralların yanında ictimai ahlaki yasa ve kuralların olması da kaçınılmazdır ve vardır. İnsanoğlu bu ictimai ahlaki yasa ve kurallarla varlık âlemine çıktığı ilk günden bu yana muhataptır ve bu insanın üstlenmesi gereken bir sorumluluk olup üstlenilmemesi ise sorumluluktan kaçmak yani ahlaksızlıktır. İşte bu noktadan itibaren ilk insandan itibaren, tarih boyunca yaşamış ve birbirleri ile alakası yokmuş gibi görünen insan topluluklarının kadim insanlık değerleri elbette ki ortak olacaktır ve bu kaçınılmazdır zira bütün insanlık tarihi boyunca yüce yaratıcı bütün toplumlara bu ortak ve kadim doğruları ulaştırmakta ve bununla zorunlu kılmaktadır çünki hem insanlığın varlığı ve geleceği ve hemde insan dışındaki varlığın varolması ve geleceği insanın bu varoluşsal ictimai ahlaka bağlı kalmasına bağlıdır. Bütün insan toplumlarında haksız yere insan öldürmek suçtur, çünkü insanın yaşama var olma hakkına tecavüzdür. Hırsızlık suçtur, çünkü mülkiyet hakkına tecavüzdür. Zina suçtur çünkü ortak yaşama, aile olma, anne-baba ebeveyn olma hakkına tecavüzdür. Kumar suçtur çünkü emeksiz ve zahmetsiz hak edilmemiş, başkasına ait bir hakka tecavüzdür. Bütün bu tecavüzler ise konulan sınırları aşmak, hak etmediğimiz bir hakkın, malın sahibi olmaya çalışmak ise yaratan, var eden ve hayat veren Allah’ın hakkına tecavüzdür. Sizce bütün varlıkların ve insanın var olma ve yaşam haklarına bütün kuralları ve sınırları aşarak tecavüz eden ve hem dünyamızı yaşanılmaz hale getiren ve hem de insanları sonu gelmez problemlerle birbirlerine kırdıran insanlar için ağır bir ceza olması gerekmez mi.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder