5 Ocak 2014 Pazar

YAPMAYIN !
Yazmaya çalıştığım karanlık köşemden,kimsenin duymadığı çığlıklar atıyorum,sessiz çığlıklar.Acaba muhataplarını bir an olsun durmaya,duraksamaya ikna edebilir miyim  diye de aklımdan milyonlarca sebeplerin bir yıldızlar ırmağı gibi kainatın derinliklerine doğru aktığı,sürüklendiği,karanlıklarda kaybolduğu sebepler..
Hani İsrail oğullarını hatırlayın;köle oldukları Mısır’dan, firavunun zulmünden kaçarken,Musa’ya söz vermişlerdi, Rablerinden başkasına kulluk etmemeye.. Mısır’dan çıkıp denizleri ve çölleri geçip selamet şehrine ulaştıklarında, sözlerinde durmamak için Rablerine verdikleri,onlarca binlerce sebepler bulmuşlar ve şartlar,zaruretler çıkarmışlardı Musa’ya.. ve terk etmişlerdi Musa’ya sadakati.Zorlukta Musa onların Musa’sı,kurtuluşta ise kendilerine başka Musa’lar bulmuşlardı..
Musa’nın sessiz çığlığını sadece Rabbi işitmişti ‘’yapmayın’’ diye haykıran çığlığını.Tekrar felaketler onları sarmalamadan, çöllerde kaybolmadan Yakub’un çocukları..
Bir bilge şöyle demişti ; ‘’ Düşmanlarına özendiler,onları yakın tutmak için dostlarını gücendirdiler.Düşmanları dost olmadı,ama dostları düşman oldu.Böylece yapayalnız kaldılar ve yıkılıp,yok olup gittiler.’’
Çığlığım şudur ki;Herkes Musa’sını seçsin ve terk etmesin, unutmayın ; Musa’da,Rabbi de tek,Sırat-ı müstakim de.. Herkes istikametini,isteklerini,arzularını,taleplerini,dostluk larını,tercihlerini buna göre yapsın.Gönyesi eğri olanın doğrusu olmaz.Her,yanlışa göre istikamet alışınızda,daha büyük yanlışa doğru gidersiniz.
‘’Herkes kendini hesaba çeksin,hesaba çekilmeden önce’’ diyor,büyük hesap gününün sahibi,biz de büyük hesaba gelmeden,büyük hesabı verebilmek için bu büyük hesabı oluşturan,oluşturacak olan küçük ara hesapları da yapmamız gerekmez mi,büyük hesabın doğru olması için küçük hesapların doğru olması gerekmez mi.. Her taş doğru taş olmazsa ve her taş doğru konulmazsa meydana gelen duvarlar, binalar ve yapıların doğru olması mümkün olabilir mi.. Hele buradan bir medeniyet inşa edilebilir mi ?? !!  

Niyazi Gönen 10.12.2013

1 Ocak 2013 Salı

İLK DENEME-BİRİNCİ BÖLÜM

Osman, dallarını suya huzurla salmış salkım söğüdün serin gölgesinde uyuya kalmıştı. Büyük bir çığrışla korkuyla fırladı yattığı yerden.Çocuklar ‘baban,baban,Osman baban ,diye bağrışıyorlardı.
babası  O’nu arıyordu,hemen toparlandı üstünü başını sirkeledi,elini cebine  attı ,söğüt ağacından yaptığı düdükleri kontrol etti yerinde duruyordu,bir kez daha üfledi çocuk neşesiyle sevindi…
Koşarak babasına doğru seyirtti ve seslendi ‘ varıyom buba .. geldim işte,babası Mehmet çavuş,askerliğini çavuş olarak yapmış birçok cephede savaşmış ve bir şarapnel ayağına gelmiş ve kaybetmişti  ayağını… Osman yanına gelir gelmez O’na şiddetli bir tokat salladı..'' Osman  ! hayvanları ahura gapattınmı yok,özün önündeki tarlayı suvardınmı yook, sen ne zaman aklını başına alacan lan oğlum'' diye kükredi… Osman küçücük ellerini yüzüne kapattı,gözünden bir iki damla yaş çıktı,ağlayamadı,koluyla gözlerini sildi,sadece’ tamam buba.., diyebildi,koştu ahura
hayvanlarının yanında ağladı ağladı, ağladığını ne babası duydu ne anası,sadece sarı inek ,paçalı kız tavuk ve bir de yaradan…
Aradan yıllar geçmiş Osman onbeş yaşına gelmiş koskoca bir delikanlı olmuştu,çok çalışıyor ve çok yoruluyordu ama babası ve annesi çok yaşlanmıştı onlara bakması lazımdı ama bu köyün işleri ağırdı Ama  O dayanmalıydı ‘ Onları bırakamam ,diyordu kendi kendine dayandı dayandı,yıllar böylece geçip gitti,bu arada Osmanı amcasının kızı Zeliş ile evlendirdiler. Önce kızı Hatçe oldu,derken sonra Hasan sonra Memet…  Tarladan yorgun argın geldiği birgün akşam namazı için abdest aldı,köyün camisine doğru seyirtti,tam o sırada köyün dellalı deli arif bağırıyordu ‘ Mehmet çavuş oğlu Osman askere..birden yorgunluk omuzlarına çöktü,şimdiye kadar çok çalışmış of bile dememişti,bir düşüncedir aldı ‘yaşlı babam-anam,çocuklarım küçük ne yapacam ben ,diye aklından geçirdi.Babası Mehmet çavuşu askere gittiğinde, anası Rahime  kadını ise askerden geleceğine yakın kaybetti,onların cenazelerine de gelemedi ,çünkü hem seferberlik vardı hem de zaten yol yok ,vesayit yok öyle kolay değildi o zamanlar,memlekete  gitmek için bir hafta on gün yayan geleceklerdi, zaten parası da yoktu…
Karısı  Zeliş, Osman gelene kadar zar zor çocukları idare etdi, zaten köyde herkeşte açlık fakirlik almış yürümüştü,üste yok başta yoktu.. Osman teskereyi aldıktan sonra hemen köye dönmedi, yürüyerek,bir asker arkadaşı ile ağaç gölgelerinde yatarak, kapı kapı ekmek aş isteyerek  İstanbul’a gitti.Küçükpazarda köylülerinin bulunduğu kahveyi buldu,köylüleri  rahmetli Memet Çavuş’un oğlu Osmana sahip çıktılar,önce onu yirmi kişinin bir odada kaldığı bekar evine yerleştirdiler,sonra Osman yiğit güçlü olduğu için hemen ona kerestecilerde hamallık işi buldular.
Osman çalışkandı dürüsttü kısa zamanda ayrı bir göz oda ve helası olan bir eve çıktı,Allah bereket versin üç beş de kazanıyordu.  Hemen köye  karısı Zeliş’e bir mektup yazıp amca oğlundan gönderdi’çocukları  ve lazımları al gel emmioğlumlan, diye. Mektup gelir gelmez Zeliş çocukları ve lazımları toparladı İstanbul’a gelen bir kamyonla bir ay sonra emmioğlu ile Osmanın yanındaydılar.

BE HEY ADAM !Sen anlamazsın,okumazsın ama ben sana seni anladığın jargondan bir daha yazayım belki anlamak nasip olur ama senin gibi anlamaya niyeti olmayanlara da Allah anlamayı nasip etmez. Tefecilikle,bankaları dolandırarak,dışarıya diyerek içeriye satarak iç ettiğim fon ve kadeve bedelleri ile zengin olup daha sonra imar numaraları ile haram servetler edinip,şimdi üç kuruşa yaptığın sahte dünya piramitlerini geyeo diye halka üçyüz katından satıp yığdığın haram servetlerle, yanında karın tokluğuna çalıştırdığın garibanlara hakaretler, küfürler ve tehditlerle firavunluk satıyorsun,onları açlık ve sefalete mahkum ,emeklerini alın terlerini somurup sırtların dan zengin olduktan sonra ceplerine koyduğun üç kuruş sadaka ve önlerine koyduğun üç beş nohut pirinç tanesinden dolayı sana minnet duymalarını istiyorsun en ufak hakkını arayana da batakhane sokaklarında zavallı cahillerden öğrendiğin muameleleri çekiyorsun.Etrafına bir bak seni kim gerçekten seviyor;kardeşinmi,ailenmi çocuklarınmı,çalışanlarınmı sana yalakalık eden ve almayı umdukları üçbeş kuruş için senin adına her şeyi söyleyen ve yazan üç beş çakal-aymazın dışında,onlarda senin kendilerini ne zaman hakaretlerle kapının önüne koyacağın endişesi ile senin en iyi dostum benim temennası çekip duruyorlar sana..
İyi bir insan olduğunu düşündüğüm dostumun kardeşi olarak yirmi yıl önce seninle karşılaştığımda senin ümitsiz bir vaka olduğunu düşünmüş ama kimselere diyememiştim aradan geçen yıllar beni maalesef yanıltmadı yıllar içinde hem zengin oldun hemde kendini geliştirdin ama kötü yönde.. İyi adamlardan,iyi hocalardan ve iyi arkadaşlardan öğrendiğin üç beş doğruyu içini boşaltarak kendine benzettin eskiden bilmediğin için zalim,terbiyesiz ve kaba saba idin sonra bilerek yamultarak oldun. Maalesef abin dahil en yakınlarını da kendine benzettin halbuki ben en azından abin kadar bir terbiye edinir onu örnek alırsın diye ummuştum ama ne yazık ki o hep sana özendi ve senin kadar olamasa da bu kötü meziyetlerde epeyce mesafe aldı… Bana iyi bak ben senin eski pavyon batakhane kabadayısı  arkadaşlarına dövdürttüğün,o zavallı cahil itilmişlerin garibanlıklarını kullanarak yaptıkları ucuz ayaktakımı kabadayılıklarından cesaretlenerek efelendiğin zulmettiğin haklarını gaspedip kapının önüne koyduklarından değilim,o onuncu sınıf pavyon kabadayılığını cizreliye de yapsaydın ya,yemedi değilmi ne çabuk unuttun fareler gibi saklandığın günleri,ha sahi sen ne parası ödedin o adama,ben bugüne kadar yirmi milyon dolar haraç istenen ve ödeyen hiçbir işadamı görmedim,siz hangi kirli işi yaptınız da sonra birbirinize düştünüz…  neden savcılar,emniyetçiler bu kadar büyük paranın neden istendiğini,neden ödendiğini ,nasıl ve neyle ödendiğini,neden maliyeciler bunun gelir olup olmadığını kadeve ödenip ödenmediğini,bu ödemenin kayıtlara ne olarak işlendiğini merak etmezler…
Tüm bunları düşünürken acaba bu kim,nasıl bir karakter,nasıl bir insan,insan hangi şartlarda böylesine zalim,gaddar, kişilik siz, karakter yoksunu ve ultra bencil olabilir derken kulağıma bir ses takıldı,beynim zonkladı ‘ karadul örümceği diyordu o ses,eşiyle en güzel anı paylaşır zevki bitince de sokarak öldürür’ bazı insanlarda böyledir dostlarından,insanlardan faydalanır işi bittiği anda onu yok eder,asla geri dönüp bakmaz hali nicedir evet bulmuştum sen işte tam da buydun ‘KARADUL ÖRÜMCEĞİ’ evet sen busun işte…


FODL

Eğer okuyabilseydin,
İnsanlar ibretler alsın diye,
Sana fabl ile hikayeler anlatan,
Beydeba’dan,
Mevlana’dan,
La Fontain’den
İbretler alırdın hayvanlar aleminden.
İskender’den,
Çin’in,Yemen’in hükümdarlarından
Ya da
Hazreti Süleyman’ın kıssalarından,
Payına düşerdi elbette yüzlerce hisse.
Kelile-i Dimne’den ya da Mesnevi’den  
Aslan ile tilki ve kurttan,
Deve ile fareden,
Ya da kuş ile avcıdan,
Akrep ile kurbağa dan ,
Ya da
Köpek ile kurttan…
Bütün bu ibretlik hikayeleri,
Kendim ve sizin için okudum
tekrar,tekrar amma…
Bulamadım kat’iyetle,zinhar
Kendi türüne ,kendi dostuna
Ve yakınına yaranına..
Hile yapan,tuzak kuran bir avcı..
Günlerce aç geziyor olsalar da,
Hatta ki açlıktan ölüyor olsalar da
Türlerine,dostlarına
Saldırmıyor,yemiyorlar
Ölmüş leşi bile ortada kalsa.
Ey bilgeler,erenler…
Şayet bugünü görse idiniz,
Fabl değil,yeni bir tür icad ederdiniz
İsmi fabl değil,fodl olan..
Dostlarını avlayan leşini yiyen
İnsanları anlatarak,
Hayvanlara ibretler olsun diye…
İSTANBUL 28.12.2012 
İ

/HIRLI/HIRSIZ/HIRSLI/HIRSSIZ
Önceleri ,küçük küçük aşırdın
Kesmedi…
Sonraları,büyük parça götürdün
Yetmedi…
Senin ettiğini,kimse sana
Etmedi…
Sen bu hırsla,bu yollara
Düş gayrı..
Hiçbir işinde olmadı hayır
Servetin arttıkça bulmadın hayır…
Haramına katmadın asla helal
Bu gidiş nereye,bu ne biçim hal
Anan baban seni iş yapıyor sanıyor,
Tafrana cakana herkes kanıyor,
Seni bilen biliyor,iyi tanıyor..
Haramdan dağların oldu
Dur gayrı…
Böylece geçti yıllar,oldun ihtiyar
Adam olamadığından,bulamadın yar
Geldin ahir ömrüne,saçlarında kar
Dönüşü yok bu gidişin,
Dur gayrı…
Biraz haytalık,biraz çakallık
Bitin kanlanınca,sandın aslanık
Biraz tefecilik,biraz arpalık
Şekerdi,pirinçti derken zulalık
Hayaliden volileri
Vur gayrı..
Avemeydi,tower kule dikende
Cümle kamunun hukukları bitende
Öksüz yetim ahu zarı çekende
Umutları tükenende
Vur gayrı…
İkibe arazisi,orman tapusu
İşte göründü sana,
Cehennemin kapusu
Yedi ceddin alur,ulu yapusu
Ata evlat torun torba
Gir gayrı…
İSTANBUL 26.12.2012

4 Kasım 2011 Cuma

SINIRLAR

  Kadim insanlık tarihinde, temel insanlık değerleri, çok farklı, değişik ve uzak coğrafyalarda da olsa, toplumların ortak değerleri olmuştur. Birbirlerine benzemeyen ve tarih boyunca da  hiçbir zaman birbirleri ile herhangi bir ilişkisi irtibatı bulunması mümkün olmayan topluluklar, ilk bakıldığında yabancı gibi görünen ve kolayca fark edebildiğimiz davranış, gelenek ve alışkanlıkları dikkatle incelendiğinde veya görünen kısmı altında ki anlam haritaları anlaşılmaya çalışıldığında hemen bu ortak insani değerler bize yüzünü gösterecektir. Bu değerler nelerdir ve neden ortaktırlar ve neden bu kadim ortaklığa rağmen insanlar birbirleri ile hatta en yakınındaki insanlarla sonu gelmez problemler ve on yıllar yüzyıllar süren mücadeleler, savaşlar yaşamakta hem ülkeler ve hem de toplumlar büyük sıkıntılara duçar olmaktadırlar. Öncelikle tek tek bu ortak değerleri oluşturan ve konulan sınırların aşılması ile ortaya çıkan ve bütün toplumlarda suç sayılan fiil ve davranışlara geçmeden önce, bu suçların ortak paydası nedir buna bir bakalım. Varlık âleminde can taşısın veya taşımasın bütün varlıkların ( ki bizim tefekkür geleneğimizde her varlık canlıdır ) yaratılış ve varoluşlarından kaynaklanan gerek fiziki varlığına ve gerekse manevi varlığına tekabül eden ve bunların idamesini teminat altına alan haklara sahiptirler. Bu hakların bütün varlıklar için ontolojik, varoluşsal bir gereklilik ve bir mecburiyet olduğunu, bu hakların ihlali yani sınırların aşılması yani mütecaviz her türlü davranışlar, faaliyetler aslında varoluşun sınırlarını yıktığını, kanun ve kurallarını bozduğunu, kısa veya uzun dönemlerde de artık düzeltilemez, tamir edilemez sonuçların hâsıl olduğunu, olacağını unutmamamız gerekiyor. Sonuçları iyi hesap edilmemiş bu mütecaviz faaliyetler aslında bizim de kendi varlığımızı tehdit eden hatta tehditten öte ortadan kaldıran ve bizlere çok ağır bedeller ödeten işler olmuşlardır. Gerek dünyadaki varlıkların ve tabiatın, gerekse kainatın bütünü içinde var olan  gezegenlerin ve varlıkların bir takım kanun ve kurallara tabi olduğunu ve bu kanun ve kuralların henüz daha bir çoğunu anlayamadığımız,keşfedemediğimiz matematik ve aşkın bilimsel  metot ve sistemlerle işlediğini bilmekteyiz. Ancak bildiklerimizden yola çıkarak bunlarda birtakım ufak değişikliklerin yapıldığı varsayıldığında ne gibi felaketlerin ortaya çıkacağını tahmin ve tahayyül bile etmek istemeyiz. Mesela kimse dünyanın 23,5 derece olan eğimini bir derece bile değiştirmeyi düşünmez, kimse Dünyanın Güneş etrafındaki yörüngesini çok az farkla da olsa başka bir yerden geçirmeyi düşünmez. Belki şimdilik buna maddi ve manevi güçlerinin yetmeyeceğini bildiklerinden veya sonuçlarının hesap edilemez olmasından ya da çok ağır bedeller ödeyeceğimizi bilmelerindendir.  Bilinmez ama aklı başında bilim adamları bu basit gibi görünen değişikliklerin bile insanlığa çok ağır bedelleri olacağını hesap etmekte ve görmekte, göstermektedirler. İşte bu bizim koymadığımız ve varlıkların varoluşlarının gereği ve teminatı olan kanun ve kurallar, ontolojik bir zarurettir, mecburiyettir. Bu varlıkların hayatiyeti ve varoluşu bu kuralların işlemesine, buna bağlı olarak da diğer varlıkların hayatiyeti, varoluşu bu varlıkların hayatiyetine ve varoluşuna bağlıdır, mecburdur. Yani ontolojik olarak bu kanunların ve kuralların korunması, varlığın korunmasıdır ve bu ontolojik ahlaktır. Yani bu şu demektir ki var olmasında bir katkımızın olmadığı, var olma nedenlerini, gereklerini ve şartlarını bizim oluşturmadığımız ve ne sebeple var olduklarını bilmediğimiz, değiştirmeye veya bozmaya kalktığımızda, neyi değiştirip neyi bozduğumuzu bilmediğimiz bir sistemi, bir düzeni bozmak varlığın var olma hakkını ve sınırlarını ihlal etmek ve tecavüz etmektir. Bu ise haddini bilmemek yani ahlaksızlıktır. Gelelim yeryüzüne, güzel Dünyamıza; Hangi dağın, hangi gölün, hangi ormanın, hangi kuşun  ve böceğin, balığın  yada hangi kayanın ve yosunun, hangi derenin veya hangi rüzgarın, hangi buzulun, saymamız mümkün olmayan milyonlarca varlığın hangi sebeple, hangi nedenler için ne gibi sonuçlar  ve imkanlar oluştursun diye hangi malzeme, hammadde ile var edildiğini  ve bu varoluşun hangi kurallara ve hangi hesaplara  dayandığını bilmeden, bir şeyi bozduğumuzda ve yaptığımızı zannettiğimizde neyi ve neleri yıktığımızı hangi varlıkların var olma hakkına tecavüz ettiğimizi  veya bu haklarını yok ettiğimizi biliyormuyuz. İşte bu varlıkların varoluş ve hayatta olma ve hayatta kalma kurallarına uygun olarak kullanılması da ontolojik ahlakın bir diğer yüzüdür. Eğer Dünyadaki ve tüm Kainattaki varlıkların varoluş nedenlerini bilmiyor, varoluş ve yaşam kanunlarını anlamıyor ve buna rağmen bu varlıklar üzerinde sorumsuzca tasarruflarda bulunuyor ve bunun sonuçlarına katlanacak güçte olmadığımızı, bedellerini ödeyecek imkanlarımızın olmadığını biliyor(veya bilmiyor) isek, ahlakımız sizce sorgulanması gereken bir ahlak değilmidir. İnsan nesli-türü tarih boyunca varlık ve özelliklede diğer insanlar ve toplumlar üzerinde hiçbir şekilde sorumluluk duymadan, varoluş ve hayatiyet kanunlarını anlamadan sorumsuzca tasarruflarda bulunanlarla, varlığın ve özelde de insanın varoluşunun ve hayatiyetini sürdürmesinin insana verilmiş bir emanet olduğunun farkında olanların bir mücadelesine tanıklık etmektedir. Eğer varlık üzerinde ki tasarruflarınızda, yukarıdaki değerlendirmeler  ışığında, kendinizi bir iç muhasebeye tuttuğunuzda  bulunduğunuz yeri sorgularken emanete sahip çıkanların safında görebiliyor musunuz. Buradan insanlarla ilişkilerinizde yine kendinizi ne kadar, bu emin guruba –çizgiye yakın buluyorsunuz. İsterseniz bu soruları birlikte kendimize sorarak bir iç muhasebeye başlayalım. Tüm varlık alemi varoluşunu ve hayatiyetini sürdürebilmesi için bu zorunlu ontolojik, hesaplara, yasalara ve kurallara mecbur ve muhatap ise İnsan için, insanın varoluşunu temin eden ve hayatiyetini borçlu olduğu böyle varoluşsal, ontolojik kanun ve kurallar yok mudur olmamalımıdır veya insan varlığını ve hayatını koruyacak kanun ve kurallara sahip olma hakkına sahip değilmidir. İnsanın maddi varlığının var olmasında yapısal maddelerin oluşuma veya yaratılışa uygun bir plan ve terkipte olması kaçınılmazdır, en uygun hammaddenin, en mütenasip formüllerde ve en uygun kıvamda olması gerekmektedir bunlardan herhangi birindeki bir noksanlık, eksiklik veya uyumsuzluk varlığımızın ortaya çıkışında problemler doğurmakta tamir ve tedavi edilemez sonuçlar ortaya çıkarmaktadır. Belki de zaman zaman meydana gelen bu durumlar yaratıcı tarafında bize bir nasihattir yani bizi izan ve tefekküre çağırmaktadır ve demektedir ki bakın buradaki olması gerekenler olmaz ise ben size vermezsem size kim verebilir ben sizi varlık ve kanunlarımla en güzel şekilde yaratıyorum. Allah insanı yaratıyor, birde başka bir insanı yaratıyor her şeyleri aynı ama asla bir değiller biri insan, diğeri ise insan gibi. Maymunlar gerçekten ibretle bakılması gereken canlılar, neredeyse insan gibiler ama insan değiller, diğer bütün hayvanlarda da insanlarda olan her şey var ama insan gibi bile değiller. Her şeyi yaratan var eden varoluşlarını ve hayatlarını zorunlu kurallara,  kanunlara bağlayan yüce var edici, yaratıcı olan Allah acaba diğer tüm varlıklara göre bağımsız hareket edebilme, düşünme-akletme ve iradesini kullanma yeteneklerini  bahşettiği insana diğer varlıklarla ilişkileri nasıl olacak, insanlarla nasıl ve hangi ilişkiler içinde bulunacak, diğer toplumlarla ilişkileri nelerdir ve nasıl olmalıdır, diğer varlıklara ve insana karşı sorumluluk ve görevleri nelerdir, neredeyse kendisi ve kendisi dışındaki her şey üzerinde tasarruf kabiliyeti bulunan ve tasarruf eden kullanan insan için bunları nasıl kullanacağı ve hangi kurallara uyması gerektiği konusunda yasaların sosyal, hukuki ve idari yasaların olması, ontolojik bir mecburiyet  ve ahlak değilmidir. Bir bilgisayarı, bir buzdolabı, çamaşır makinesi  veya herhangi bir üretilmiş makine veya aleti  insanlara sunarken hatalı kullanımların sebep olacağı zarar ve ortaya çıkacak problemlerin önüne geçmek, yani insana bir bedel ödetmemek için bu aletin, makinanın yanına kullanma kılavuzunu hemde birçok dilde koyma mecburiyeti getiren insan nesli, nasıl olurda hem insan gibi mükemmel bir varlığın ve hemde insan dışındaki ve insanın üzerinde tasarrufta bulunabildiği mükemmel bir işleyişe sahip varlığın, insan için bir kullanma klavuzu olmasın veya bu klavuz rehber  bilgiler öğretilmemiş olsun, insan nasıl böyle sorumluluktan uzak bir akıl yürütme içinde olabilir veya bu kabulle nasıl insanlardan sorumluluk bekleyebilir. İşte buradan yola çıkarak diye biliriz ki yüce yaratıcı nasıl varlık alemindeki her birimi, her birey, her zerreyi ve-veya küreyi var olma ve hayatını sürdürme kanun ve kurallarına bağlı kıldı ise bu bir zorunluluk ve mecburiyet ise ( varlık açısından),bu kanun ve kurallar olmadığında veya bozulduğunda var olma ve hayat sürme şartları ortadan kalkıyorsa, eğer insan içinde varoluş ve hayatını idame ettirmesi için maddi yasa ve kuralların yanında ictimai ahlaki yasa ve kuralların olması da kaçınılmazdır ve vardır. İnsanoğlu bu ictimai ahlaki yasa ve kurallarla varlık âlemine çıktığı ilk günden bu yana muhataptır ve bu insanın üstlenmesi gereken bir sorumluluk olup üstlenilmemesi ise sorumluluktan kaçmak yani ahlaksızlıktır. İşte bu noktadan itibaren ilk insandan itibaren, tarih boyunca yaşamış ve birbirleri ile alakası yokmuş gibi görünen insan topluluklarının kadim insanlık değerleri elbette ki ortak olacaktır ve bu kaçınılmazdır zira bütün insanlık tarihi boyunca yüce yaratıcı bütün toplumlara bu ortak ve kadim doğruları ulaştırmakta ve bununla zorunlu kılmaktadır çünki hem insanlığın varlığı ve geleceği ve hemde insan dışındaki varlığın varolması ve geleceği insanın bu varoluşsal ictimai ahlaka bağlı kalmasına bağlıdır. Bütün insan toplumlarında haksız yere insan öldürmek suçtur, çünkü insanın yaşama var olma hakkına tecavüzdür. Hırsızlık suçtur, çünkü mülkiyet hakkına tecavüzdür. Zina suçtur çünkü ortak yaşama, aile olma, anne-baba ebeveyn olma hakkına tecavüzdür. Kumar suçtur çünkü emeksiz ve zahmetsiz hak edilmemiş, başkasına ait bir hakka tecavüzdür. Bütün bu tecavüzler ise konulan sınırları aşmak, hak etmediğimiz bir hakkın, malın sahibi olmaya çalışmak ise yaratan, var eden ve hayat veren Allah’ın hakkına tecavüzdür. Sizce bütün varlıkların ve insanın var olma ve yaşam haklarına bütün kuralları ve sınırları aşarak tecavüz eden ve hem dünyamızı yaşanılmaz hale getiren ve hem de insanları sonu gelmez problemlerle birbirlerine kırdıran insanlar için ağır bir ceza olması gerekmez mi.
                                                                   

18 Ekim 2011 Salı

DAĞDAKİLER VEYA ŞEHİRDEKİLER

Devr-i  Adem’den beri şehirlerde başı sıkışanlar dağa çıkarlar. Genellikle halk dağa çıkanlara sevgi ile bakmıştır, niye böyledir çünkü onların şehirde tuzları kuru olmadığı hatta tuzları bile olmadığı ancak bolca kuru tuzları olan ve bu tuzlara da nereden ve nasıl sahip olduğu bilinmeyenler yani ekabiran tarafından adam sayılmadıklarını, zulme uğradıklarını,haksız ve adaletsiz muamelelere defalarca muhatap olduklarını bilmektedirler,bilmekten öte kendileri de bu muamelelere muhatap olmakta ancak dağa çıkamamaktadırlar zira ‘’ viran olası hanede evlad-ı iyal var’’dır.Çoğunlukla dağa henüz tüyü bitmek üzere olan yani evlad-ı iyal mesuliyeti olmayan evladlar çıkmaktadırlar ana,ata ve kardaşları şehirde bırakarak, dolayısı ile dağdakilerle şehirdekiler arasında her zaman bir can bağı, kan bağı ve nihayet gönül bağıda buluna gelmiştir, tarih-i fi den beridir.
Şöyle bir tefekkür eyleyelim kimler ve kimler dağlara çıkmışta biz onlara kızıyor veya sevmiyor olalım; mesela Köroğlu, kızanları ile Bolu beyine karşı dağa çıkması biz tuzsuz şehirlilerin ahfadını hep mutlu etmiştir O bizim için hep bir kahramandır,niye ; çünkü zulüm ve haksızlık  şehirde Bolu beyinin himayesinde,Hak ve adalet dağda Köroğlu’nun şecaatindendir,Yiğitlik-kahramanlık-mertlik  dağda Köroğlu’nun ismi ile söylenmektedir,kahpelik-kalleşlik-hainlik şehirde Bolu beyi demektir.Lafı uzatmayalım sizler eminim ki ben başlamadan onlarca efeyi  sıralamışsınızdır hafızalarınızda.Bizim toplumsal  hafızamızda hep zulme ve zalime karşı dağa çıkılır ve dağa çıkanlar kahramanımızdırlar. Aslında bütün dünya mazlumiyetinin hafıza-i tarihçesi dağa çıkan kahramanlarla doludur. Bu kahramanlar ya zalim beylere,zalim krallara veya yel değirmenlerine karşı savaşırlar hatta bunlardan aldıkları malları fakir halka dağıtırlar.Niye böyle yaparlar çünkü o ekabiran ve başı olan kral, bey her ne ise hile ve desise ile,haksız vergilerle,ahalinin mallarına,arazilerine,ürünlerine hatta ismet-i harimine zulmen el koymuş sahip olmuştur.Bu kahramanlar da zulüm ve haksızlıkla yığılan bu serveti basıp,alıp dağıtarak adaletin tecellisine vasıta olmaktadırlar.
Şimdi elimizi vicdanımıza koyup,kafamızı ellerimizin arasına alıp çok eskilere de gitmeden şu geçen  üç beş tane on yıla bakalım,şehirlerimizdekiler nasıl zenginleşti,köylerimizdekiler niçin ve nasıl şehirlere indi, güzel ülkemizin zenginleri  nasıl zengin oldu,sermaye sınıfı nasıl oluştu.Talan edilen Osmanlı vakfiyelerine ne oldu, el koyulan gayr-i müslim malları vakıfları kimlerin üzerinde kaldı, tehcir edilen Ermenilerin malları nerelerde,Müslüman nüfus ile mübadele edilen gayrı Müslimlerin malları nerede, hortumlanan bankalardan yok edilen milyar dolarlar kimlerin serveti –sermayesi oldu,hayali ihracatlar la alınan teşvikler,yatırım teşvikleri alınarak yapılmayan yatırımlar,geri ödenmemek üzere alınan krediler,haksız arsa tahsisleri  elde edilen rantlar, haksız ve usulsüz verilen ve değiştirilen imar durum ları  ile pompalanan rantlar, kamu ihaleleri ve ihlalleri ile kimler haksız servet edindi. Koskoca şehirler,araziler nasıl yağmalandı.. Kim sıfırdan başlamak üzere bugün ki varlıklarının hesabını verebilir, niçin onlarca yıldan beri mali aflar,vergi afları,servet barışları onlarca defa çıkarılıyor,bütün bu haram servetler,meşrulaşsın ,yasallaşsın diye mi, bunca haram servet ile helal ve hayırlı bir düzen kurulabilir mi,haramileri bey yaparsan ülke sükun bulur mu ,haram yemeye alışmış haramiler ve haramzadeler artık tövbe edip helal meşru ve yasal sınırlar içinde kalır mı.
Yıllardır defalarca çıkarılan aflar göterdi ki,bu gayrı meşru ve haram yoldan servet edinenler asla uslanmadı tam tersine onlar affedilerek hem toplum nezdinde manevi olarak, hem de yığdıkları haram servetleri ile halk ve devlet  nezdinde daha da kontrol edilemeyen büyük güçler oldular,şimdi onlar yasal ama gayrı meşru yöntemlerle haramiliklerine devam ediyorlar şimdi daha rahatlar ve servetleri geometrik bir şekilde haksız ve toplumun aleyhine olarak büyümeye devam ediyor.
Hey gidi Köroğlu demiştin ki ‘’ Tüfenk icad oldu mertlik bozuldu ‘’, Allah sana ve ceddine rahmet etsin,  o çakaralmaz tüfenk den bu yana ne silahlar icad oldu da , senin Bolu beyin de  artık bugünün haramzadelerin  yanında aranırda bulunmaz hint kumaşı oldu,zaten artık  mertlik falan arayanda kalmadı  haramzedeler ,haramzadelere hizmette kusur eylemiyorlar. İmdi söyleyin bakalım eğer değersiz olması gerekenler değerli  ve itibarlı hale gelmişse ve artık daha sofistike ekonomik ve siyasi tüfenkleri varsa , kim artık Köroğlu olabilir olmak isteyebilir veya olmaya gücü ve cesareti olur.
Niye bugün Kürtler dağda diye kızmayın onlara, zaten artık dağlarda kimseyi korumuyor yarın belki Türkler de dağa çıkarsa şaşırmayın ama artık dağ onları da, başka çıkan çıkmak isteyenleri de korumayacaktır.Belki her şey artık şehirlerde cereyan edecektir. Sizce Yunan halkını,Amerikan halkını, İspanyolları,Portekizleri,Arap halklarını sokaklara döken Saikler sebepler bizde yokmu,bize bir şey olmaz mı,bizde bir şey olmaz mı.Bizde her şey yolunda mı Bankalar sistemi güçlü,ekonomik büyüme iyi ,rasyolar iyi öyleyse her şey iyimi. Kürtleri dağa çıkaran üç beş kendini bilmez mi,sadece anadil de eğitimleri yok diye mi veya özerk olma isteklerimi.Bütün bunları anayasaya da yazarsak artık sorunlarımız biter mi.
Son söz, Şehirlerde haramzadelerin önü kapatılmadan ,haram-haksız servetlerin hesabı sorulmadan, yani şehirdeki  teröristler bitmeden,dağdakiler bitmez  veya Haramla-zulümle abad olunmaz ancak berbad olunur.